PANGEA OFF ROAD

HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR

 

Bahar, bazen yağan yağmurla, bazen yazı aratmayan güneşiyle kendini göstermeye başlamış, ağaçlar tomurcuklanmış, çiçekler topraktan bize göz kırpmaya başlamış... O zaman yola koyulmak gerek...

Mevsimin kış olması ve yüksek performans gerektiren etkinliklerin yapılması nedeniyle uzun zamandır etkinliklere katılamamıştım. Madem bahar geldi, hava ısındı, etkinliğin zorluk derecesi de düşük (nitekim kumullar dışında araçtan adımımı bile atmadım diyebilirim), o zaman bu hafta sonu Konya-Karapınar etkinliği bizi bekler.

Buluşma noktamız Ankara’ya yaklaşık olarak 370 km uzaklıktaki Konya’nın Karapınar ilçesi.

10 Nisan Cumartesi günü, belirtilen saatte buluşma noktamızda olabilmek için sabah 07.30’da İlker ile beraber yola çıktık. Cem ve Rahmi dayı, yola bizden daha da erken çıkıp, Cuma günü Konya’da konaklamışlar.

Ankara’dan Karapınar’a değişik birçok rota mevcut. Biz de, İlker’in önerisiyle, kendimize farklı bir rota belirleyip, Cihanbeyli’de Ankara-Konya karayolundan ayrılıp, Tersakan Gölü’nün çevresinden Eskil’e, daha sonra asfalt yola çıkarak Karapınar’a vardık. Yolculuğumuz sırasında teknolojinin nimetlerinden yararlanarak, kaybolma korkusu yaşamadan köy yollarının tadını çıkartıp, bol bol kuş fotoğrafı çektik.

Karapınar’a vardığımız da öğlen olmuştu ve mideden gelen zil sesleri öğle yemeği vaktinin geldiğini hatırlattı. İsmail ve Mesut Bey hala yolda olduğu için, karnımızı doyurabileceğimiz bir lokanta aramaya başladık. Yöre halkının tavsiyesi ile Sultan II. Selim Külliyesi’nin sağında bulunan Sefa lokantasına gidip, ev yemeği tadındaki yemekler ile midemize ziyafet çektik.

İsmail ve Mesut Bey de Karapınar’a ulaştıktan sonra, ilçenin kuzeybatısında bulunan Meyil ve Çıralı göllerine gitmek için yola koyulduk. Yolculuk sırasında uzaktan gördüğüm geniş düzlüklerin üstündeki ufak tepelerin aslında obruk yapısının bir parçası olduğunu ve hemen ardında metrelerce derinliğe sahip obruklar olduğunu fark etmek oldukça güçtü. Öyle ki, Çıralı Gölü’nü ararken bir obruk gördük. Araçtan inip fotoğraflarını çektik ve gölü aramak için ana yola geri döndük. Hâlbuki aradığımız Çıralı Gölü hemen bu obruğun arkasındaymış. Yani doğa bize küçük bir göz aldatmacası yapmış.

Obruk, yeraltındaki kireçtaşı katmanlarının arasında bulunan yeraltı sularının çekilmesi veya mağara tavanlarının çökmesi sonucu oluşan bacaya veya kuyuya benzeyen derin çukur görünümündeki coğrafi bir şekildir. Obruklar karst arazi denilen, genelde suyun kolayca eritebildiği kireçtaşları ve karbonatları içeren düzlüklerde bulunan derin çukurlardır. Konya Havzasında 20'yi aşkın obruk bulunuyormuş. Obrukların çoğunda da su birikerek göl halini alıyorlar.

Meyil ve Çıralı Göllerini ararken gördüğümüz ilk obruk beni hem hayrete düşürdü hem de acaba burası çöker mi diye hafif bir korku yaşattı. Metrelerce derinlikteki bu çukur, Konya ovasının büyük bir bacası gibiydi. Hemen ayağınızın dibinde başlayan bu görkemli çukurun dibini görebilmek için aşağıya baktığınızda, kireçtaşı tabakları hemen göze çarpıyor.

Gölleri ararken geçtiğimiz arazide, topraktan kafasını uzatıp bize meraklı meraklı bakan, sincaba benzeyen bir kemirgen türü olan “Gelengi”leri gördük. Arazinin de uygun olması sebebiyle toprağın altında neredeyse küçük bir tünel kasabası oluşturmuşlar. Hem çok hızlılar hem de o kadar çok yuva deliği vardı ki nerede toprağın üstüne çıkıp nerde yuvaya geri döndüklerini takip etmek oldukça zor oldu.

Meyil gölü’ne vardığımız da bizi tam olarak bir doğa harikası bekliyordu. Göl, Konya’nın o ucuz bucaksız bozkırında sanki insanların kolayca su bulabilmesi için Doğa Ananın yaptığı bir kuyuya benziyordu. Göle yaklaştığımızda küçük bir tilki yavrusu bizi gördü ve obruk yapısı içindeki mağaralardan bir tanesine saklandı. İsmail durur mu, hemen tilkinin ardından obruğun içine girdi, arkasından da Cem. Bizde arabalarımıza binip göle daha yakın olabileceğimiz daha az eğimli bir yoldan aşağıya indik. Hemen fotoğraf makinelerimizi çıkarıp, beyaz bulutların fon oluşturduğu, masmavi suyuyla Meyil Gölü’nü fotoğraflamaya başladık.

Meyil Gölü’nden sonra Çıralı Gölü’nü aramak için yola koyulduk. İlker ile beraber gölü bulup diğerlerine yol göstermek için onlardan ayrıldık. GPS ve uydu görüntüsü sayesinde Çıralı Gölü’nü bulduğumuz da aslında gölün ilk geldiğimiz obruğun hemen arkasında olduğunu anladığımız da kendimize çok güldük. Çıralı Gölü’nün, Meyil Gölü’nden daha dik bir yapısı var ve suyun yanına araçla inebilmek imkânsız. Çıralı Gölü’nde suyun dibine sadece İsmail inebildi ve yukarıda gördüğümüz motosikletin sahipleri ile sohbet etti. Anlattıklarına göre bu göller birbirlerine bağlıymış ve burada çamaşır yıkamaya gelen kadınlardan birinin düşürdüğü bir çuval Acı Göl’de bulunmuş, belki gerçek belki masal. Yine de gölün rengi ve obruğun dik yapısı bu gölün oldukça derin olduğuna dair ipuçları veriyor. Gün batımı yaklaştı ve kumullara da gidebilmek için yola çıkıyoruz.

Kumullara gidebilmek için Karapınar’dan çıkıp Ereğli yönüne doğru giderken Şehitliği geçer geçmez Karacadağ yönüne ilerleyen soldaki toprak yola sapıyoruz. İsmail’in anlatıp da bitiremediği bu kumullara gidebilmek için araçlarımızı taş ocağına varmadan park edip, yürümeye başlıyoruz. Çünkü buradaki toprak adeta çölü andırıyor ve araçların batma olasılığı çok yüksek. Ayaklarım kumlara bata çıka ilerlemeye çalışırken kumulların nerede olduğu kestirmeye çalışıyorum. Yürüyüş sırasında gördüğümüz bir kertenkele çeşidi (koçmar olarak isimlendirildiğini sonradan öğreniyoruz) hemen herkesin başına üşümesine neden oluyor. Cem ve İsmail bu ilginç yaratığı bol bol fotoğrafladı. Tam yürümekten nefesim kesildi derken asıl nefes kesici olan kumul sırtlarına geliyoruz. Türkiye'deki tek çöl toprağı sayılabilecek bu kumullar, bitki yapısından uzak sadece birkaç böceğe ev sahipliği yapıyor. Rüzgarın kumda meydana getirdiği kıvrımlar ve güneşin batışıyla oluşan harika gölgeleriyle müthiş bir fotoğraf atmosferi oluşuyor. İlker ve ben kumullarda ayak izi oluşmadan görüntüyü fotoğraflayabilmek için önden ilerliyoruz. Rahmi dayının bakışları uzaklara dalarken, İsmail yine bitmeyen enerjisi ile kumul sırtlarının tepesine çıkıyor. Artık güneş batmak üzere ve hava soğudu, kamp yerine gitme zamanı.

Kumullardan geri dönerken araçların başında birilerinin olduğunu görüyoruz. Araçların başına vardığımızda maalesef kötü bir sürpriz bizi bekliyor. Bu olay hakkında gerekli yerlerle temasa geçtikten sonra Meke gölünde kamp yapmak üzere yola çıkıyoruz.

Meke gölüne vardığımız da hava tamamen kararmıştı. Hemen ateş yakılıyor ve yemekler için hazırlıklara başlanıyor. İlker’in müthiş ton balıklı makarnası ardından, Cem’in toprak kapta hazırlamış olduğu enfes kavurmasıyla karnımızı doyuruyoruz. Çay demlenirken Amasya etkinliği ile ilgili yapılan fotoğraf yarışmasında başarılı olan Mesut Bey’e hediyelerini takdim edip küçük bir tören yaptık. Cem’in benim pastam nerde ısrarları sonunda Cem’in doğum gününü, pastasının çırasını (yanlış okumadınız mumunu değil çırasını) üflemesi ile kutluyoruz. Çadırları kurduktan sonra fotoğraftaki manzarası ile büyülendiğim Meke gölünü gün doğumuyla görebilmek için erkenden uyuyorum.

Sabah yağmur sesiyle uyanıyorum. Ne yazık ki bu güzel manzarayı fotoğraflamak benim için çok da kolay olmayacak. Ama yine de beylerin hazırladığı leziz kahvaltı sofrasından sonra keyfim yerine geliyor. İsmail ve İlker, kahvaltı sonrasında Meke tepesine çıktılar. Bu arada Cem gölün diğer kenarındaki kalabalığı fark ediyor. Daha sonra yanımıza gelen ilçe sakinlerinden öğreniyoruz ki, öğlenden sonra yağmur duası yapılacakmış.

Meke Gölü, Karapınar’ın 8 km güneydoğusunda ve iki zamanlı volkanik krater gölü. İnternette bulduğum bilgilere göre, göl 1.zamanda yuvarlak bir çöküntü alanı içerisinde oluşmuş, ikinci bir püskürtme ile göl içerisinden göl düzeyine göre 140m yüksekliğinde proklastik oluşumlu volkanik Meke Tepesi oluşmuş. Bu jeolojik oluşumların sonraki evrelerinde çeşitli patlamalar meydana gelmiş ve Parazit Koni denilen yedi küçük tepe (meke) daha meydana gelmiştir. Tepenin ortası, içeriye doğru obruk şeklinde çökük. Göl çevresinde ve tepenin üzerinde yanık volkan külleri görülmekte. Biz de Meke Göl’ünü yağmura rağmen farklı açılardan fotoğraflamaya çalıştık.

Öğlenden sonra gitmeyi düşündüğümüz, Karapınar’ın güney batısında bulunan İnoba yaylasında geçen sene meydana gelen İnoba obruğuna gitmeyi planlamıştık ama yağmur ve

açık cam sebebiyle iptal ettik. Ankara’ya dönmek üzere bu müthiş coğrafyadan ayrılırken, aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, size küçük tepe gibi görünen yükseltilerin aslında ardında ne kadar derin boşlukları saklayabildiğini düşünüp, yola koyuldum.

 

Duygu Nazire Kaşıkcı

 

 

 

ETKİNLİKTEN GÖRÜNTÜLER

 
Fotoğraflar: Duygu Nazire KAŞIKCI - İlker ŞAHİN