PANGEA OFF ROAD

DOĞANIN İÇİNDEN

 

Uzun süren hazırlıklar sonunda yola çıkıp buluşma noktasına varabilmiştik. Herkes birbirini heyecanla beklemiş ve sıcak bir karşılamayla konuşmaya dalmıştı. Hava o günlerin aksine güneşliydi ve tatlı bir rüzgâr vardı. Arka arkaya duran aynı model 4x4 ler ilgi çekiciydi. Bütün bu pozitif enerji ve heyecana karşı küçük bir aksilik olmuştu, Mesut başkanın arabasının motorunda arıza çıktı. Bunun üzerine onlar şehir merkezine giderken bizde kamp kuracağımız yere doğru yol aldık. Rotayı İsmail Abi çiziyordu bizde arkasından onu takip ediyorduk, herkes kontrollü gitmeye özen gösteriyordu, önündeki ve arkasındaki arabaya karşı sorumlu olarak ilerliyor, gerektiğinde telsizlerle haberleşiyordu. Bu şekilde ilerlerken yol üzerinde orman havası almak için bütün arabalar durdu; yolun sağında sayısız kurbağanın yaşadığı bir dere ve hemen yanında bir çardak bulunuyordu bu tablo profesyonel fotoğrafçı olan İlker ve Duygu’nun ilgisini çekmişti, değişik açılardan doğayla iç içe olduğunu hissettirecek birçok poz aldılar. Yolun sol tarafında ise ulaşacağımız şelale vardı, hep birlikte yola koyulduk, Necati’nin küçük oğlu da omuzlarda bizimle ilerliyordu. Aşılması çok da kolay olmayan yollardan, derelerden, ağaçlık alanlardan atlayarak gidiyorduk, hep beraber azimle ilerledik, yolu yine İsmail abi çiziyordu, onu takip ediyorduk; fakat bazen gözden kayboluyor hızına yetişemiyorduk. Yürüyüşümüz şelalenin yanına varınca son buldu, su tepeden aktıkça doğa bize gizemli yüzünü gösteriyordu, bu ahenkte birçok poz aldık.

Arabalara döndüğümüzde Mesut abiler de gelmişti, arabayı tamir ettirmişler ve bize yetişmişlerdi. Hep beraber arabalara bindik ve yine sıralı bir şekilde yola devam ettik, bu sefer İsmail abinin arkasında biz vardık ne yaparsa nereye giderse yakın takibe almıştık derken altımızdaki arabaların farklı olduğunu unutarak bayıra saplandık. Üzerimizde biraz şaşkınlık vardı off-road unda mı sınırları vardı?? Bizi saplandığımız yerden Necati çekerek kurtardı, uzun sürmedi; ama uzun vadeli bir tecrübe armağan etti.

Çadırlarımızı kurup gece konaklayabileceğimiz doğanın içinden bir yer arıyorduk, çok geçmeden durduk yolumuzu bir ağaç kesmişti, etrafa bakmaya indik ve az ileride bir derenin aktığı ağaçların çevrelediği bir yer bulmuştuk. Herkes kendine çadırını kuracağı ve geceyi rahat geçirebileceği düz bir alan bulmaya çalışıyordu, bu şekilde yerler belirlendi ve ortaya kamp ateşimiz için odunlar toplanmaya başlandı. Çadırlar, uyku tulumları, çantalar yavaş yavaş arabalardan indirildi, çadır kurmakta hiç sıkıntı çekilmedi, herkes çok tecrübeliydi ve bulduğumuz ağaçlık alan bir anda konaklama merkezine dönmüştü, belki biraz oralarda yaşayan hayvanların rahatını bozmuştuk; ama bize kızmaya yine de hiç biri gelmedi. Sıra ne yiyeceğimize gelmişti, kamp yapmaya gelmiştik ama yemek herkes için hassas bir konuydu, başlangıç. Ara sıcak, ana yemekten tatlı ve meyveye kadar sunulan zengin bir menü vardı. Genelde kamp ateşinden yararlanarak pişirilen yemeklerin aksine biz acemiliğimizle mangal getirip uzun süre yakmaya çalıştık, etler piştiğinde çoktan hava kararmış, tatlı kısmına geçilmişti. Yemekten sonra kamp ateşi etrafında içimizi ısıtan demleme çaylarımızı içtik. Bu sırada gün içinde yapılan aktivitelere doymayıp ve akşam çok yediği için vicdan azabı çekenler ormanda gece yürüyüşü yapmak istediler. Bu yürüyüş çok uzun sürmedi ve yürümekten çok işaretleşerek geçti; çünkü yürüyüşe çıkan grup yolunu kaybetti. Neyse ki telsizlerle iletişim kurabilmiştik ve onları konaklama merkezimize getirmeyi başarmıştık. Havanın soğuğuna kamp ateşi yenilmeye başlayınca sırayla çadırlarımıza çekildik, uyku tulumlarının içinde kaybolup uyumaya çalıştık, gece boyunca önceden uyuyanların horlamalarıyla, arada uluyan kurtlar ve ateşin çıtırdaması duyuluyordu.

Sabah olduğunda herkes dinç, güler yüzlü ve yeni bir günün heyecanıyla hareket ediyordu. Yüzümüzü yıkamak için yanımızdaki dereye gittik, derenin şırıl şırıl akan buz gibi berrak suyuyla yenilendik. Sabah kahvaltısı yine zengin bir brunch niteliğindeydi; ama çok yememiz bizi gün içinde hantallaştırabileceği için kahvaltı, akşam yemeği kadar uzun sürmedi. Hızlıca kurulan çadırlar yine aynı hızla toplandı ve bir başka sefere kadar çantaların içine kaldırıldı. Ardımızda bir şey bırakmamaya doğanın dengesini bozmamaya ve hayvanları rahatsız edecek bir şey olmamasına özen gösterdik.

Bugün off-road un sınırlarını biraz daha zorluyorduk engebeli yollardan, çayırlardan başka çamur görünümlü bataklıklardan bile geçmiştik. Yol boyunca camları açıp nefes aldığınızı hissederek dolaşmak tarifsizdi, hele bir de eğer çekirdeğiniz varsa… Zorlu yollardan sonra Köroğlu Dağı’nın önüne gelmiştik, burada bir kısmımız dağın zirvesine ulaşmayı tercih ederken, bir kısmımızda aşağıda kalıp doğaya karşı uzanmayı tercih etti. Tırmanış sırasında kendine bir yer belirleyip oradan dönmeyi planlayan herkes birbirini vazgeçirip biraz daha ilerlemek konusunda teşvik etti, bu konuda en iyi örnek annemin babam sayesinde zirve yapması oldu. Zirveye yaklaştıkça verdiğimiz molalar çoğaldı; oturduğumuz yerden doğayı, aşağıda bıraktığımız arabaların ne kadar küçüldüğünü ve uçuşan kuşları izliyorduk. Zirveye yaklaştıkça tırmanış zorlaştı ama azim de bir o kadar arttı, bu da hepimizin zirvede buluşmamızı sağladı. Zirvede asılı olan Türk bayrağının yıpranmış olduğunu görünce, yeni, dalgalanmaya hazır bir Türk bayrağı astık. İniş daha hızlı ve daha az yorucu oldu, dağa çıkmayıp aşağıda kalanlar o kadar düşünceliydi ki bizi kan kırmızısı, bir o kadar sulu karpuzlarla karşıladılar. Bu karpuzlar tüm yorgunluğu ve susuzluğumuzu aldı.

Son durağımız yine berrak bir dere kenarında yediğimiz öğle yemeği oldu. Tüp üstünde yapılan menemenimizi yedikten sonra bir başka zamana, bir başka enerji dolu yeni bir güne kadar doğayla vedalaştık.

 

Selcan & Emre Altunkaynak

14.06.2011

 

ETKİNLİKTEN GÖRÜNTÜLER

 
Fotoğraflar: Duygu Nazire KAŞIKÇI-İlker ŞAHİN-Necati Albayrak