PANGEA OFF ROAD

7 - 8 Şubat, Akçakoca'da Kamp, Düzde'de Yürüyüş

Uzun zamandır düşündüğümüz ‘sahilde kamp’ hayalini sonunda Akçakoca,’ya bağlı Paşalar köyü kumsalında gerçekleştirdik. Oldukça eğlenceli bir kamp sonrasında Düzce – Muncurlu arazisi içinde kalan ormanlık alanda hatırı sayılır zorlukta bir cangıl geçişi yaptık.

Bu etkinliğimizde aramıza ilk kez katılan Sanem, Cem ve Serdar arkadaşlarımız ile Ege kardeşimiz bize çabuk uyum sağladılar ve hem neşemizi hem de heyecanımızı paylaştılar.

Bundan sonraki etkinliğimiz 21 – 22 Şubat 09 tarihlerinde yapacağımız Köroğlu zirve tırmanışı olacaktır. Zorluk derecesinin KIRMIZI (çok yüksek) olduğu bu etkinliğe kendini hazır hisseden ve tecrübeli arkadaşlarımızı bekliyoruz.

Pangea Off-Road

 

AKÇAKOCA-DÜZCE KAMP, ORMAN YÜRÜYÜŞÜ

 

Yıllarca zıpkınla balık avcılığıydı, tüplü dalıştı, sörftü, yelkendi derken dünyanın suyla kaplı olmayan kısmından uzak kalmıştım. Dağlar, ovalar, platolar, vadiler, şelaleler belgesel kanallarından izlediğim kadarıyla aşinaydı bana küçükken ailecek gittiğimiz piknikleri saymazsak. Haa bir de çadırlı yaz tatillerimiz vardı. Ancak sıfır ve sıfırın altı irtifacıydım ben. Varsa yoksa denizdi, dalıştı

 

Bir aydır Pangea Offroad grubuyla ve GezenBilir’ den arkadaşlarla yaptığımız kamplar, yürüyüşler beni öylesine etkiledi ki her kamp bittiğinde bir sonrakini iple çeker hale geldim. İşte o kamplardan birini gerçekleştirdik geçen hafta sonu.

 

Daha önceki kamplar genelde yüksek irtifa, kar ve soğuk havada yapıldığından götürememiştim onu. Ege’den söz ediyorum, 11 yaşındaki oğlumdan. İzcilik koluna yazıldığından beri onun da doğaya ilgisi arttı. Bu kez hava lodos, kamp deniz kıyısında ve ormanda yürüyüş yapılacaktı.

 

Cumartesi günü sabah erkenden kalkıp çarşı pazar birkaç eksiğimizi tamamlayıp Akçakoca’ya yola koyulduk. Hava bulutlu, yağmur yağıyor. TEM’deki trafik kazası bizi bir saate yakın yolumuzdan alıkoymasaydı iyi olacaktı. Neyse 16.30 sularında Akçakoca’yı geçip Paşalar köyüne ulaştık. Bu arada yağmur kesildi. Köyde sahile nasıl ineceğimi sorduğum dayı benim Albea’ya şöyle bir baktı. Bununla pek gidemezsin ama ilerideki mezarlıktan sapılıyor diyerek yüreğime “su serpti”. Birkaç yüz metre asfalttan sonra toprak yoldan rampa aşağı patinajlarla indik. Deniz kıyısına vardığımızda –tam kıyı sayılmaz, 5-6 metrelik dik yamaç var- İsmail’in arabasını gördüm ve yanına park ettim. Dönüp geldiğim yola baktım. Bakalım yarın nasıl çıkacaktım.

 

Murat koştu geldi kamp alanından malzemenin yarısını yüklendi. Bu çocukların hepsi yardımsever, dost canlısı. Unutulan değerler maalesef. Ama burada doğada unutulmuş her şey sanki geri geliyor. Dostluk, paylaşma, karşılıksız yardım. Ben de geri kalan eşyaları Ege’yle birlikte yüklendim. Dik yamaçtan aşağı indik, kumsalın doğu ucuna doğru 200 metre yürüdük. Oooo, Adnan Beyler gelmiş çardağı kurmuş, ateş hazırlanmış, Kadriye, Selda, İsmail çadırları kurmuşlar, sahilde oturuyorlar. Deniz çarşaf gibi, hava kapalı, gri renkte fakat yağmur yok. 16–17 derece sıcaklık. Nasıl bir Şubat bu?

 

Biz de çadırımızı kumsalın gerisine kurduk. Gece deniz yükselirse su içinde kalmayalım. Derken arkadaşlar birer ikişer gelmeye başladı. Çadırlar kuruldu, ateş yakıldı. Bu sefer güzel ateş oldu. Turhan’ ın 4X4 pikabın arkasında getirdiği ben diyeyim 200, siz deyin 400 kilo odunu yıktık ateşin başına. Harika bir görüntü oluştu. Adnan ve Murat gündüz iyi çalışmışlar, kasa dolusu hamsi ve tirsi balıklarını temizlemişler. Salatalar hazırlanmış. Afiyetle yedik. Ocağın başında Adnan olunca her öğün bir şölen havasında geçiyor. Cem bir yandan hamsileri yerken bir yandan da “ana yemek ne zaman gelecek” diye takılıyor. Selami’den çıt yok. Balıkları öyle hızlı indiriyor ki mideye diğerleri bize kalmayacak diye onunla yarışıyorlar. Ancak balık bol. Ye yiyebildiğin kadar. Helvalar, közlenmiş biberler, turşular birbirini takip etti.

Ege’nin yemekle pek arası yoktur. Hele balık deyince daha da mesafelidir. O bile salata, ekmek, kola derken bir güzel karnını doyurdu.

Yediklerimizi eritmek için sahilde yürüyüşe çıktık. Bu arada bulutlar sıyrılmış, dolunay denizi ve kumları projektör gibi aydınlatmıştı. Deniz hala çarşaf gibiydi. Plajı boydan boya yürüdük. Plaj bitti kayalıklardan ine çıka biraz daha gittik. Bir ara kulağıma bir şırıltı geldi. Kayalık yamaca yaklaştığımda yukarılardan süzülüp akan bir suyun kayalıkları yalayarak aşağılara aktığını gördük. Oradan da kumlara ve denize karışıyordu. Artık yürüyecek kıyı kalmadı. Mecburen geri döndük. Bu sefer öteki uca. O ufak gibi görünen koy gidiş dönüş 1,5 kilometre tuttu. Gece yarısı olduğunda çoğumuz çadırlara dağılıp uykuya daldı. Son birkaç kişi de İsmail’in haydi yatmaya uyarısıyla çadırlara çekilince plaj sessizliğe gömüldü. Gün boyunca havlayıp ortalıkta dolaşan, bizi her türlü hayvanattan koruyan İsmail’in köpeği Dost bile sustu. Sonradan öğrendik ki havlamasın diye İsmail onu da çadırda uyutmuş!

Sabah 07.30’da kahvaltı hazıııır nidalarıyla uyandık. Aslında son bir saattir çadırın üzerinde trampet çalan yağmur damlalarını dinliyordum. Yağmur kesildi. Giyinip, çadırın içini toplayıp dışarı çıktık. Deniz yine dümdüz.

 

Çardağın altına kurulmuş masalar dolusu kahvaltı yine Adnan ve arkadaşlar tarafından hazırlanmış bizi bekliyordu. Spesyalite olarak 2 tepsi (börek tepsisi) pastırmalı yumurta. Hepsini afiyetle mideye indirdik. Kömürlü semaverde pişen çay bu kahvaltıya eşlik etti. Bu arada bir arkadaşımızın kumlara saplanan 4X4’ ü köyden gelen traktör yardımıyla kurtarıldı. Kamp yeri toplanıp tertemiz bırakıldıktan sonra araçlara binildi. Toprak yol biraz problem çıkardıysada ite kaka herkes geçti. Yukarıda mezarlık önünde konvoy oluşturuldu. Konvoy başı, sonu ve ortasında telsizle yolda sürekli haberleşerek birlik ve düzen içinde yürüyüş yapacağımız Düzce Muncurlu köyüne varıldı.

 

Hava kapalı fakat yağmur yok. Sıcaklı 14-15 derece civarı. Turhan arkadaşımızın burada bir tekstil fabrikası var. Araçları oraya park ettik. Sağolsun bize pekçok konuda yardımcı oldu. Yürüyüş için hazırlıklar tamamlandı. Batonlar, sırt çantaları, ince ve kalın değiştirmelik ceketler ve de yağmurluklar. Yolun karşısına geçip bir tarlada kısaca yürüdükten sonra kuzeye doğru yönelen bir orman yoluna çıktık. Başladık yürümeye.

 

Yol ağır çamur. Yürümesi zor. Sızlanmalar başladı (ben dahil). Sağlı sollu fındık bahçeleri sahipli. Turhan girmeyelim diyor. Az sonra ormana gireceğiz. İsmail yürüyüş kolunun başında. Sabırla herkesi idare ediyor. Neden bizi çamurdan yürütüyor diye kızıyorum. Sonra da İsmail’e kızdığım için kendime kızıyorum. Neredeyse 20 kişiyiz. Bu kadar insanı idare etmek kolay mı! İsmail “Biraz daha dayanın az kaldı diyor”. Aklıma askerlik günlerim geliyor. Ya bismillah deyip devam ediyorum. Haydi komutan kurtar bizi çamurdan. 2km ye yakın çamur yürüyüşünden sonra nihayet ormanın ağaçları arasına giriyoruz. Çamur bitiyor. Ohhh dünya varmış. Yerlere dökülen yapraklar rengarenk bir halı gibi örtmüş toprağı. Kısa molalar vererek yürüyoruz ağaçların arasında.

 

Amacımız bir daire çizerek başladığımız noktaya farklı bir yoldan dönmek. Dik yamaçlar tırmanıp, daracık vadilerden aşağı iniyoruz. Elimdeki GPS’ ten rota oluşturduğumuz izi takip ediyorum. Bir ara İsmail cangıla giriyoruz diye bir anons yaptı. Sola doğru saptık. Daha sık bir ağaçlığa daldık. Yerler böğürtlen dalları ile kaplı. Böğürtlen ne kadar dikenli bir bitkiymiş. Her yerimiz çizildi. 15–20 dakika kadar bu böğürtlenli cangıl da debelendik. Çok zor bir geçişten sonra önce dik bir yamaçtan sonra dibinden bir karış su akan ancak bir insanın sığacağı dar vadiden aşağılara doğru indik. Ege kucaktan kucağa aktarılarak yüksek yerleri aşıyor. Çok da eğleniyor. Sonra duvara yakın diklikte 15–20 metrelik bir yamacı tırmandık. Mor çiçeklerden oluşan bir halı üzerinde 20 dakika kadar yemek molası verdikten sonra dönüş yoluna geçtik. Dönüşümüz çoğunlukla orman yollarından olduğu için oldukça kolaydı. 3 saat kadar süren 5,5 kilometrelik bu müthiş deneyim yine Turhan’ın fabrikada son buldu. Basınçlı yıkama makinesinde botlarımızı temizledik. Turhan’a teşekkür ederiz.

Dönüp aştığımız tepelere baktım. Uzaktan kolaymış gibi göründü. Ama bacaklarım ağrıyordu. Artık ayrılma vakti geldi. Herkese veda edip İstanbul’a yola koyulduk. İçimde yine heyecan var. 2 hafta sonrasını yine iple çekiyorum. Çünkü Köroğlu dağına gideceğiz. Zor olacak diyor İso. Kırmızı faaliyetmiş. Zirve 2370 metre. GPS’ de işaretledim.

İso’ya iki hafta boyunca her gün antrenman yaparım hazırlanırım dedim. Biraz kilo verir, form tutarım. Bunu kaçıramam. Hastalık falan olmazsa gideceğim. Zor şeyler çekiyor beni. Köroğlu çekiyor.

 

Efe

 

GEZİDEN GÖRÜNTÜLER

 
Fotoğraflar: İsmail Dursun