![]() |
![]() |
ADAÖREN KAMP - 2011
Çok uzun bir aradan sonra Pangea Offroad ve Doğa Sporları Derneği’nin Gülleyit Kanyonu Geçişi için hazırlık yapmaya başladım. Tabi çadırımı ve uyku tulumumu falan bıraktığım adreslerden toplamak lazım. Yoksa “Benim gönlüm Sarhoştur Yıldızların Altında” romantiği olabilirim… Heyecanlıyım da! Uzun yıllar dağ bayır dolaşıp sonra da evde konserve bir hayata geçmek insanın zoruna gidiyor doğrusu. Mukavemetim ve performansım hakkında “bir yerlerde havlu atar mıyım acep?” diye hayıf durumları yok değil hani! Ama beyin başka çalışıyor işte.
Pangea’nın suyundan mı nedir? Hiç tanımadığınız insanlarla telefon trafiği ile bir araya geliniyor ve yol yapılıyor. Ramazan (Soyal) beyle de aynı durumu yaşadık. Bu işler gönül işi işte. Arabasını ve zamanını bizimle paylaşabilme özverisine sahip bir çılgın. İçimizde normal insan da pek yok sayılır ya! Kimseyi bekletmeyelim diye, karşılıklı erken saatlerde Mehmet beyle de buluşup kamp kayıntısını dabir marketten alıverdik. Ayaş-Beypazarı arası Adaören köyü girişi yol ağzındayız. Kaplan İsmail ile görüşüyoruz. Erken mi gelmişiz? Tuh! Demiyoruz tabi.. (Sayın Kaplan her zaman sen hızlı davranmayacaksın ya!) Çay, Beypazarı simidi ve siyah zeytin yemeye çay bahçesine yol yapıyoruz. Arada Ayaş Kirazı ve Eriği de mideye afiyetle indirdik tabi. Buluşma saati geldi ve köy yolunda buluşma alanına gittik. Bizim ekibin delikanlısı Cem de bizi bekler. Erdal Dayı, Altınkaynak ailesi, ekibimize kazandırılmış teknik dağcılar olan Mesut Köse, Necati Albayrak ile birlikte kamp alanına doğru yola çıkıyoruz. Arabanın aksı biraz uzun olduğu için dereye inerken biraz kaygılansak da Ramazan bey başarılı bir şekilde dereye iniyor.
Bu dere kenarında yapacağım dördüncü kamp oluyor. Atıyoruz malzemeleri ve doooğru dut ağacına. Bir yandan dut yiyip bir yandan ağaç üzerinde kanyon inişi için teker teker kemerleri takıp “teknik iniş provası” yapıyoruz. Provalar bittikten sonra çadır kurulumları ve akşam kayıntısı için hazırlık başlıyor. Bir zamanlar kampın en teşkilatlı mutfağı bende sayılırdı. Ama görüyorum ki Altunkaynak ailesi beni bu konuda ekarte etmiş. İso bana “herkes kendi nevalesini getirecek” diye söyleyince, ben de pinti davranıp, kendi kursağıma göre keyif usulü davrandım. Baktım, Mesut güzel güzel hazırlanmış poşetlerinden yarı mamul malzemelerini saca dökmeye başladı. Sevgili Mesut, adın poşetçiye çıksa da; önemli değil. Teknik dağcının hazırlığı her zaman başkadır. Bu arada bifteklerin kokusu yayılıyor ortaya. Salata biz kadınların ortak çalışması, Karpuz servise hazır. İlk pişen etler de midede. Derken sac kavurma. Arkasından bir fasıl daha kırmızı. Benim malzemeler mangallık. Yolda aldığımız tavuklar da bekliyor. “Çok doyduk, kim yiyecek bunları?” derken, ara dere odun ateşine atıveriyoruz tavukları ve sonra ev yapımı köfte. “Ohh! Çok şükür eve malzemeyle dönmeyeceğim” diye düşünüyorum. Halil İbrahim sofrası Erdal Dayının yemek duası ile taçlandırılıyor.
Geçmiş dönemlerden gece yürüyüşlerimiz meşhurdur. Kamp alanının üstünde bir kaya yükseltisine de dolunayda çıkmıştık. Bir kez de Samanyolu ışığında tünedik tepesine. Ateş başı çekirdek çıtlatmaca, çay faslı derken gece yarısı. Uyumak için çadırlara yolculuk. Benim yediğim dutlar nereye gittiyse arıyorum hepsini. Girdim çadıra. Vırakk! Korosu bazen çekilmez oluyor. Hepsini teker teker öpsem bu hayata kazandırsam, bu sefer de; insan olma dertlerini yaşayıp bunalıma girecekler. Öpmekten vazgeçtim tabi.
Sabah özlediğim duyguları yaşayarak uyanmak muhteşem. Ve sabah kahvaltısı hazır. Ne büyük bir mutluluk. Kahvaltı sonrası çadırlar toplandı. Mıntıka temizliği, biraz daha dut keyfi. Ve gün geçtikçe corozyonu önlenemeyen eski “Taş” sonradan “Demir” ve güncellenmiş haliyle “halflex döşemeli” meşhur köprümüzün üstünde akrobatik eğlence ve fotoğraf çekimini de yapıverdik. Dereden araçlarla tırmanışa geçildi. Köyde aramıza katılacak diğer katılımcılarımız da gelince, kanyon girişine kısa bir yol yaptık.
“GÜLLEYİT KANYONU 2011”
Ayı kanyonu geçişinde dağ ayakkabılarımın ağırlığını gözümde büyütüp tenis ayakkabılarımla birkaç çarşak düşüşü gerçekleştirmiştim. Bu sefer ayakkabılarıma saygımı göstermek için paşa paşa giydim.
Kanyon hakkında kısa bir bilgilendirme ve hatıra fotoğrafından sonra inişe yola çıkıldı. 7 şelali kanyonu merak ediyorum. Ve merakım yavaş yavaş gerçeklikle buluştu. Uzunlu, kısalı sağı solu keyifli yükseltiler, derin çatlaklarla dolu bir doku. Bir gün öncesi ve bir gün sonrası Altunkaynak ailesinden yengenin köyde kalarak aileyi mahsun bırakması dışında her şey normal. Kaplan’ın liderliğinde Mesut’un ve Necati’nin teknik donanımları kullanmamıza verdiği destekle güzelim dokuları teker teker iniyoruz suyun akışında. Hasan Altunkaynak, oğlunun ve gelinin yanında “Atom Karınca”. Herkesten önce koşuyor. Selcan (gelin hanım) bazı yerlerde cesaretini kaybediyor. Genç koca Emre’den cesaretlendirme biraz maçoca bir havayla geliyor. J Hani bir zamanlar, “Jetgiller Ailesi” vardı Ya?!. Hasan Altunkaynak ve ailesinin tüm kamp boyunca sevgi, saygı ve birlikte hareket etmeleri bana onları hatırlattı. Hasan bey biraz hızlı mı ne? J Gözde’nin kardeşinin bir inişte dengeyi kaybedip kayaya çarpması biraz telaş yaratsa da çabuk atlatılıyor üzüntümüz. Delikanlı şimdilik ergenlik sersemliğinde. İleride inatçı bir dağcı olması kaçınılmaz. Mehmet Bey, Ramazan bey ve ben tehlike yaratmayacak yerlerde önden yürümeye devam ediyoruz. Bir şelale inişini tartışıyoruz. Islak ve yosunlu olmasının normal inişte tehlike yaratacağını söylüyorum. Ve elimizdeki malzemeyle geçiyoruz. Arkamızda olan ekip bu şelaleye gelince bir arkadaşımız döne döne kayarak inişe geçmiş. Bu tip yerlerde mesafeyi kısa görüp aceleci davranmak akıl işi değil tabi. Ve birbirimizin arasındaki mesafelerin de düşme ve taş yuvarlanma tehlikesi sebebiyle emniyetli olması gerekiyor. Son şelalede “geriye tırmanmak mı?” Yoksa “yola devam edip patika çıkışı yapmak mı?” Tartışıyoruz. Yolumuza devam etmeye karar veriyoruz. Yedi şelalenin her biri ayrı karakterlerde. İnsanlar gibi... Su, geçtiği yerleri ve etrafını şekillendirirken kimi zaman hoyratlaşmış, kimi zaman da sevecenleşmiş. Kanyonun içine inatla yayılmış olan İncir Ağaçları’na emniyetimizi sağladıkları için teşekkür ediyorum. Kanyon çıkışında dinlenmek için konak yerine gidiyoruz. Ve bizi bereketiyle karşılayan devasa bir dut ağacı daha. Ben yine dalıyorum duta. Bağırsak mı? Bağırmasak mı? J Çoook uzun diye abartılan döne döne patikamızdan araçlarımıza ulaşıyoruz. Pınar başında ayaklar oluğa sarkıtılıp buzzz gibi suda rahatlatılıyor. Köyde Necati’nin büyükannesi ve teyzesinin ikramları ve sıcacık çayla da ödüllendiriliyoruz.
Nine soruyor bana:
_“Sinde mi inividin o bayırlarıııı dereleriii”
Teyzeden de onayı aldım ya! Ölmem gari ben…
Yasemin ÇÖMEZ
| ETKİNLİKTEN GÖRÜNTÜLER |
Fotoğraflar: Mesut KÖSE - Necati Albayrak |